1998 yılında, yayına başlayan Fotoğraflarla Erzincan sitemizin seyri şimdilerde Seyri Erzincan ile devam etmektedir.
| 4100 FOTOĞRAF | 300 VİDEO | HABER VE MAKALE | Yöresel SÖZLÜK | facecan | SERİ İLANLAR | BAĞLANTILAR | GOOGLE MAP | |
| |
|
|
1998 yılında, yayına başlayan Fotoğraflarla Erzincan sitemizin seyri şimdilerde Seyri Erzincan ile devam etmektedir.
| 4100 FOTOĞRAF | 300 VİDEO | HABER VE MAKALE | Yöresel SÖZLÜK | facecan | SERİ İLANLAR | BAĞLANTILAR | GOOGLE MAP | |
| |
|
|
Erzincanlı Ünlüler
Sporcular
Deniz Baris
| Deniz Barış |
|
|
|

Behçet Aksoy, İhlas Haber Ajansı Ankara Temsilcisi
Büyükşehirlerin karmaşası ve hayat şartları insanı zorladıkça insanlar bazı sosyal aktivitelerle bu sıkıntılı ortamdan uzaklaşmaya çalışıyorlar. Buda aynı kültürü, aynı adeti yaşayan in-sanların zaman zaman bir araya gelmesine neden oluyor. Başta İstanbul olmak üzere özellikle büyükşehirlerde ve Ankara da hemşeri dernekleri, şehir derneklerinden oluşan federasyonlar bir bir ortaya çıkıyor. Türkiye de sivil toplum kuruluşlarının başını çeken derneklerin yüzde 90'i hemşeri derneklerinden oluşması Türk halkının milliyetçi ve vatansever bir millet olduğunu gösteriyor.
Bürokrasi de Erzincanlılar altın çağını yaşıyor. Tabi bu durum beraberinde bu şu soruyu sormamıza neden oluyor. Bu kadar etkili kadrolarda görevli Erzincanlılara sahip olmak memleketimiz için bir avantajı mı?. Bu tartışılacak bir konu ama şu bir gerçek ki Erzincanlı hemşerilerimizin devletin üst kademelerinde olmasından ziyade sivil toplum kuruluşları çatısı altında hemşerilerimizin bir araya gelerek oluşturacakları güç. Küçük parçalar halinde oluşan derneklerle başlayan bu hareket daha güçlü kılmak için federasyon çatısı altında toplamamız lazım. Ben bir basın mensubu olarak bu tip hemşeri federasyonlarının ne kadar güçlü olduğunu çok iyi gözlemliyorum. Ankara'da Çorum, Çankırı ve Kırşehir gibi illeri yoğun nüfusu beraberinde oluşan derneklerini bir çatı altında toplayarak daha güçlü ve etkin oluyorlar. Her programları büyük ses getiriyor. Memleketleri için yaptıkları aktiviteler büyük kitleler bir araya geliyor ve akabinde bunun maddi karşılığını buluyorlar. Burada amaç birlik beraberlik için bir araya gelmek bağları koparmamak ve aynı zamanda hasretini çektiğimiz topraklara bir fayda sağlamak.
Rahmetli Recep Yazıcıoğlu ile Ankara'da görüştüğümde bana 'ya...Erzincan çok farklıydı/ demişti. İşte bu fark memleketimizi güzel kılan. Mesleğimiz icabı bir çok yer ve kişi görüyoruz. Burada hissi davranmıyorum. Ama gerçekten Erzincan ve Erzincanlı farklı be.. .bir kere manevi havası farklı.
Son günlerde araçların arkasına şöyle bir yazı dikkatimizi çekti 'Vatan 19 Mekan 06', 'Vatan 40 Mekan 06 ' Bana vefalı olmayı, aslını unutmamayı hatırlatıyor. Mekan önemli ama vatan daha önemli onun için asla unutmayacağız, asla boş bırakmayacağız vatanı. Bunun akabinde güç oluşur birlik oluşur. Unutmayalım ki tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanı. Son yapılan araştırmalara göre emekli olanların yarısından fazlası kendi memleketini köyüne dönüyor. Buna zorluklar neden oluyor deyin ne derseniz deyin ama her şey aslına dönüyor.
Erzincan Dernekleri Federasyonu Dergisi
{jcomments on}{jcomments off}
Günümüzden 40-50 yıl önce Erzincan’ın en merkezi semti Kızılay mahallesi iken, İnönü Mahallesinde birkaç ev ile Merkez çarşısında 1-2 dükkan bulunuyordu. Ağırlık, yerleşim birimi olarak Kızılay, Taksim, Çarşı ve Hocabey mahalleleri, iş merkezi olarak da Çarşı ve Karaağaç mahalleleriydi.
Karaağaç mahallesinde Boyacılar Camii, Çarşı Mahallesinde Büyük Camii ve Kızılay Mahallesinde Kızılay Camii cemaatle dolup taşan camilerimizdendi.
40-50 yıl öncesinden günümüze kadar Erzincan’da çok büyük değişmeler ve gelişmeler yaşandı. Yerleşim birimleri ve alış veriş merkezleri olarak şehrin merkezi, Çarşı mahallesinden İnönü mahallesine doğru kaydı. Bu sebepledir ki; o günlerden bugünlere gelinceye kadar meydana gelen değişiklikler içerisinde Cami-i Kebir’de hiçbir değişiklik olmamış, o günlerde ancak Cuma ve bayram günlerinde bile tam dolmayan Cami-i Kebir bugünkü ihtiyaca cevap veremeyen küçük bir cami konumunda kalmıştır.
Ayrıca, sanayi esnafı ile dolu Merkez Çarşısı da şehrin göbeğinde güzelim Erzincan’ın çehresinde bir at boncuğu gibi sırıtmaktadır.
1970 yılına kadar Belediye hizmetlerinden layığınca yararlanamayan Erzincan, 1970’den günümüze kadar belediye hizmetleriyle tanışmanın sevincini yaşamaya başlamıştır. Bu memlekete hizmet için bir çivi çakandan bile allahü teala razı olsun diyoruz. Ama bugüne kadar yapılanları da yeterli görmüyoruz.
Merkez çarşısı esnafı bir an önce şehir dışına çıkarılarak, küçük sanayi sitesine yerleştirilmelidir. Merkez çarşısının yeri ise, istimlak edilmek suretiyle bütün dükkanlar yıktırılmalıdır.
Bu alana Erzincan’a yakışır ve ismi ile müsemma görkemli ve büyük bir Cami-i Kebir inşa edilmeli ve etrafı Sultan Ahmed meydanı gibi geniş bırakılmalı ki, Erzincanlı rahat bir nefes alabilsin. Erzincan, bugüne kadar hiç olamadığı kadar bir Erzincan olabilsin.
Aksi takdirde her Cuma günü, bayramlarda, Ramazan-ı Şerif aylarında ve birden fazla cenaze olduğu zamanlarda elinde seccade olarak bir mukavva, tahta parçası ve seccade ile caminin yolunu tutan vatandaşlarımızı görmeye ve bu ayıbı yaşamaya daha çok devam ederiz. Giderek, Cami-i Kebir cemaati bahçeden dışarı taşacak, sokakları işgal edecektir.
Bu ayıbı bitirmek bugünkü Belediye Başkanımız sayın Yüksel Çakır’a düşmektedir. Erzincan Müftülüğümüzün de gayretleriyle bunu başarabilirse milletin gönlünde taht kuracağı kesindir. Ama, küçük hesaplarla, bugüne kadar olduğu gibi, O da bu işi geçiştirirse vebalinden kurtulamadığı gibi, umduğunu bulamayıp, hüsrana uğrayanların akıbetinden kurtulamayacağı bir gerçektir.
Saygılarımla..
Kaynak: http://hadimulabi.blogcu.com/

Mezun olduğum Erzincan Lisesi'ni düşünüyorum. Altı Fen sınıfını. Zaten bir fen bir edebiyat şubesi vardı. Tecelli budur işte: Feni bitirdik edebiyatçı olduk.
Bitirme sınavlarını hem yazılı hem sözlü yapıyor, yazılıyı veremiyeni sözlüye almıyorlardı. Tek dersten bile kalsan, Eylül imtihanlarında bu tek dersi veremezsen bir yıl geziyor, ancak Haziran'da yeniden sınava girebiliyordun. Tek dersi veremeyip liseyi terkeden çok kişi vardı.
Lakin bizim 35 kişilik sınıfımız maşallah çakı gibiydi. O yıl yapılan ve en zor sınav diye bilinen Avrupa imtihanlarını on iki kişi kazanmıştı. Bu arkadaşlardan bir kısmı gerçekten Avrupa'da tahsil gördü. Geride kalanlar başta Tıp, Siyasal ve İTÜ olmak üzere önemli üniversitelere girdiler.
Ben ve benim gibi arka sıralarda oturan futbolcu takımı dahi boşta kalmadı, edebiyat fakültelerini kazandı.
ont-size: 13px; line-height: 20px;">Uzaklarda, karlı dağların ardında, o yılların küçük bir taşra şehrinin lisesi böyle başarılara imza atıyordu.
Aynı lise daha sonraki yıllarda çıtayı daha da yükseltti. Yanlış hatırlamıyorsam 1968-72 yılları arasında yapılan Türkiye Liselerarası Bilgi Yarışması'nda iki birincilik, bir ikincilik kazandı.
Dile kolay ülkenin metropollerinde şunca yıllık tarihi olan, her türlü imkâna sahip öğrencilerin okudukları liseleri geride bırakmışlardı.
Ve birkaç yıl üst üste dereceye girerek bu başarının tesadüf olmadığını da isbat etmişlerdi.
Aynı lise aynı dönemde sadece bilgi alanında değil, sporda da başarı göstermiş, Türkiye Liselararası Futbol Şampiyonu olarak (1973) ülkemizi Fransa'da temsil etmişti.
Şimdilerde bilmiyorum Erzincan Lisesi bu kalitede bir eğitim verebiliyor mu?
ÖSYM'nin Ortaöğretim Kurumlarına Göre 2000 ÖSS Sonuçları Raporu hayli karanlık bir tablo sergiliyor.
Buna göre 5.863 lisenin son sınıf düzeyindeki 468 bin 306 öğrencisi sınava girmiş. Lise son sınıf öğrencilerinin ÖSS başarısı % 22.6 olarak belirlenmiş. Genel liseler grubu % 26.1; meslek liseleri ise % 16.6 başarı gösterebilmiş.
Açık öğretim programları dahil üniversiteye öğrenci gönderemeyen lise sayısı 366. Buna şu acı rakamı da ekleyelim. 581 lisenin birincisi açıkta kalmış.
523 liseden yalnız bir öğrenci, 479 liseden sadece iki öğrenci üniversiteye girebilmiş.
Bu tablo deneme tahtasına dönmüş olan orta öğrenimin artık bir enkaz haline geldiğini gösteriyor. Nasıl göstermesin; sınıfta kalma kalkmış. Çalışanla çalışmayan arasında bir fark kalmamış. Üniversiteye hazırlık kursları bir ikinci ve paralı öğretim olarak sistemdeki sarsılmaz yerini almış. Öyle almış ki, bu kurslara katılmayanların üniversiteye girmeleri neredeyse imkânsız hale gelmiş. Özel liselere devam etme imkânı olanlar buralardan her hâl ü kârda mezun olup, üniversiteyi kazanamasalar bile yine para gücü ile bu defa özel üniversitelerde okuyorlar.
Okuyorlar da ne oluyor sanki.
Bir arpa boyu yol mu gidiyoruz.
Heyhat!..
Mustafa Kutlu
Kaynak:http://www.yenisafak.com/arsiv/2001/subat/07/mkutlu.html
{jcomments on}

Benim canı gönülden ve candan hemşehrilerim. Dergimizin 2. sayısından sizlere merhaba derken, kısa adı(Erdef) olan çiçeği burnundaki Erzincan Dernekleri Federasyonunun Başkan ve yönetimini tekraren kutluyor, tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyorum. Bu seferki yazımın başlığına şirin Erzincan'ımızın simgesi olan dört yanı dağlı, ortası bağlı Erzincan dedim.
Eminim sizde beğendiniz. Ne yapalım biz doğuştan oralıyız arkadaş.Biz Erzincan'a yürekten bağlıyız arkadaş.Erzincan ilimiz, Geçmiş tarihlerden bugüne dek öz benliğinden hiçbirşey kaybetmediği gibi,son derece modern bir şehirleşmeye ayak uydurmasını bilmiştir.. Belki şaşıracaksınız ama Erzincan coğrafi bakımından Medine'ye çok benzemektedir. İklimi hava şartları, aynı orantıda. Hele insanı yumuşak başlı, sevecen ve son derece misafirperver bir yapıya sahiptir. Belki de düz ovanın ortasına yayılmış olması yaşam ferahlığı sağlamış olabilir. Bununla beraber üzüm bağları, her tarafından abı hayat gibi suların fışkırdığı yüce dağ ları, tabiri yerindeyse Allah vergisi tabiat güzellikleriyle bezenmiş bir serhat şehridir.
Erzincan bugüne kadar nice badireler atlatmış, nice acıklı depremler görmüş, ama yinede kaim bir mermer sütunu gibi dimdik ayakta durmayı da başarmıştır. Bugün gelinen noktadan Erzincan'a baktığımızda modern bir çehreye sahip bir şehriyar i Erzincan olarak tarih ve kültür sayfalarında hak ettiği asli yerini almış, burdan sonrada almaya devam edecektir. Belki de Erzincan bizleri bağrına basmaya dünden hazırda, galiba biz farkında değiliz. Düştüğümüz gurbet çarkmda bir dişli misali aynı eksen içinde ve sıla hasretiyle dönüp durmaktayız. Ancak zaman zaman duygusal mektuplar yazmayı, omuzumuza heybe atıp belimize azığımızı bağlayıp işte geliyorum hey Erzincan diyeceğimiz bir anda şiirler giriyor devreye ve bizim Doğu Eksprese binerek hayata geçiremediğimiz sıla hayallerimizi, Şairimiz lisanı diliyle bakın Erzincan'a nasıl sesleniyor;
BİNDİM
DOĞU EKSPRESE
Bindim Doğu Eksprese,
Geliyorum Erzincan'ım.
Çağırıp verdiğin sese,
Geliyorum Erzincan'ım.
Sırtımdaki yünlü keçe,
Bulgurumu seçe seçe,
Tünellerden geçe geçe,
Geliyorum Erzincan'ım.
Köylü dayı lakabıyla,
Yorganıyla yatağıyla,
Şalvarıyla kuşağıyla,
Geliyorum Erzincan'ım.
Eleğimle küleğimle,
Elimdeki değneğimle,
Sevgi dolu yüreğimle,
Geliyorum Erzincan'ım.
Azığımla peksimetim,
Yedi köşeli kasketim,
Benim şirin memleketim,
Geliyorum Erzincan'ım.
Fırat gibi aka aka,
Ağıtları yaka yaka,
Etrafıma baka baka,
Geliyorum Erzincan'ım.
Erzincan Dernekleri Federasyonu Dergisi

Yılmaz Garip
İnsan olarak kaliteyi hep benimsemişizdir.
Önce insan.
Daha sonra üründe kalite.
Her şeyden önce insan olmak, sonra da kaliteyi üretmek gerekir. İnsan olmadan, kalitede istenilen, arzu edilen doruk noktaya ulaşabilmek mümkün değildir. Mutlaka bir şeyler eksik kalır. Bunu fark edebiliriz veya edemeyiz. Ama bu her zaman böyledir.
Kaliteyi üretene tevazu yakışır, O’nu da takdir edebilmek tüketiciye yakışır. Aksi taktirde kimse ayranım ekşi demez. Haksız rekabetler içerisinde tüketicinin yanılmaması imkansız hale gelir.
İnsan için meşhur olmak nasıl bir felaket ise, ürün için meşhur olmak ta o kadar saadettir.
Tüketici tarafından layık olduğu takdiri göremeyen ürün raflarda kalır, meşhur olan kalitesiz ürün daha pahalıya, takdir edebilmekten uzak olanların ceplerini yakmaya devam eder de, kimse farkına bile varmaz.
Erzincan leblebisi kalitelidir, ama Çorum leblebisi meşhur olduğu için daha çok satar.
Erzincan tulum peyniri kalitelidir ve meşhurdur, ama bir Erzincanlı olarak kaliteli tulum peynirine hasretizdir. Bunu hiç sorgulayan çıkmaz. Tulum peyniri fiyatına, bidon peyniri yeriz de, yine adına tulum peyniri deriz.
Bir zamanlar Erzincan’da bakırcılık o kadar ileri bir safhaya gelmişti ki, bakırcı olmayana kız vermezlerdi. Sanatkarın emeğini takdir eden kalmadığı için, bu bacasız fabrikayı tarihe gömdük.
Cimin üzümünün anavatanı Pişkidağ olmasına rağmen Cimin Üzümü olarak meşhur olmuş, sofralık üzüm olarak damak tadında, belki de dünyada bir numaradır ama hak ettiği yere gelememiştir.
Erzincan-Gümüşhane-Trabzon demiryolu bağlantısı için adı geçen ve çevre iller ayağa kalkarken, Erzincanlıların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi sessiz ve duyarsız kalmaları, Erzincan Sümerbank Pamuklu Sanayii Müessesesinin kapatılması, Tercan Sümerbank Ayakkabı Fabrikasının kapatılması, şimdilerde Erzincan Şeker ve Makine Fabrikasının kapatılmasının düşünülmesi hep tek sebebe bağlıdır.
Taktir edebilmeyi becerememek.
İnsandaki kalite ya da kalitesizlik de bu olsa gerek.
Çok güzel bir güzergahla çevre yolu yapar, sonra bu güzergaha, bir at boncuğunu aratmazcasına, tali yolların geçişe mani olmaması ve kaza riskini ortadan kaldırması için alt geçitler yapmak yerine ışıklı kavşaklar takar, şehrin on kilometre dışından giren çevre yolunu getirir şehir içinde noktalarız.
Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur zihniyetini taşıyanlar, öyle yazılana, çizilene de pek itibar etmez.
Söz nereden başladı, nereye geldi.
İnsan, ister istemez, Terzi Baba Hazretlerinin o meşhur sözünü hatırlıyor...
Kaynak:http://www.erzincan.net/index.php?option=com_content&task=view&id=6380&Itemid=101

Cihan Aktaş
“İlçelerde mevcut tarım müdürlükleri ne iş yaparlar, köylerde dolaşırken bu soruya cevap bulmak güç”, diye yazmıştım, bir sene kadar önce, Refahiye köylerinde dolaşırken. Eskiden daha ziyade buğday ekilen tarlalar bomboş görünüyordu. Hayvancılık yapılabilecek yörelerdir buralar, ama bakıyordunuz, peynir üretiminde de bir düşmeden söz ediliyordu. Köy fırınları tarihe karışmış, köylüler ekmeklerini kasaba fırınından alır olmuşlardı. Bahçelerdeki kiraz ağaçlarına karıncalar yuva yapmıştı. Oldum olası bahçesinde yetiştirdiği patatesini soğanını bile pazardan alır olmuştu köylü.
Köylünün asalaklığına dair yeni-liberal iddiaları haklılaştıran bir gidişat hâkim görünüyordu zahirde, ülkenin doğu kesimine düşen köylerde. Bitki dokusu itibarıyla Karadeniz bölgesi özelliklerini yansıtan Gölüksür köyünde 45 haneden sadece 6 hane, bağda-bahçede çalışmayı sürdürüyordu. 45 haneden 6 hane çıkarıldığında ise geriye kalan Bağ-Kur emeklisi olmanın keyfini sürüyordu. Emeklilerin bir ayakları zaten çoktandır büyük şehirlerdeydi. Nisanda köylerine gelip ekimde şehirdeki evlerine dönüyorlardı. 50 yaşına gelmeden emekli olarak köşesine çekilmiş memurlardan oluşuyordu, çoğu. Devletin bağladığı maaşa güvenerek, herhangi bir üretim kaygısından uzak yaşıyorlardı. Çalışmamayı bir imtiyaz olarak benimsiyor, topraklarına da sanki özellikle piknik yapmak üzere geri dönüyorlardı.
Kimi çiftçiler atalarından öğrendikleri başlıca geçim kaynağı olan buğday ekimini bırakmış, tarım müdürlüklerince desteklenen hayvan yemi ekimine yönelmişlerdi.
Bu yıl Refahiye’de Tarım İlçe Müdürlüğü’ne uğrayarak ilçede izlenen tarım politikaları konusunda bilgi edinebildim. Anlaşılan hiç de boş oturmuyormuş bu kurumun çalışanları, fakat tarım alanında tespit edilen yeni hedeflere doğru, çalışkan ve girişimci çiftçilerle yol alınmasını amaçlıyorlarmış. Bu girişimci çiftçilerin gökten zembille indirilemeyeceği açık. Teşvik kredilerini istismar etmeden işinin hakkını veren çiftçilere ulaşmak gerekiyor.
Refahiye topraklarında buğday ekmenin verimsizliğinden söz ediyor müdürlükteki yetkililer. Buğday ekiminde Konya’da 1’e 50 verim alınırken Refahiye’de ancak 1’e 3 verim alınabiliyor. O nedenle de köylü topraklarının kalitesine ve iklim şartlarına uygun düşen üretim alanlarına yönlendiriliyor. Refahiye yılın altı ayında hava sıcaklığının eksi 30 dereceye kadar düştüğü bir kasaba. Domates ekseniz, ekim ayı geldiğinde hâlâ kızarmış olmayacaktır. Susuz arazilerin yüzde 85’inde verim her zaman düşük. Haziranda bile bazen don yaşanabiliyor. Bu iklim şartlarında Tarım Müdürlüğü köylüyü hayvancılık alanında çalışmaya yönlendirecek düzenlemeler yapmaya devam ediyor. Ekim işinde hayvan yemi olarak kullanılan fiğ, yonca ve korunga gibi otlara destek veriyor. (Daha önce söz etmişimdir: TDK üretimi kelimeleri çağrıştıran korunga ya da köylülerin diliyle “görünge”, hayvan yemi olarak yonca kadar rağbet gören kıvrım kıvrım bir ot.)
Tarım Müdürlüğü, eski yöntemlerle çalışan çiftçilere destek vermekten kaçınıyor. Hedeflenen, çalıştığı iş alanında bilinçli ve donanımlı yeni bir çiftçi profili oluşturmak.
Yeni çiftçi profili, peynir ve bal üretimi alanında az çok kendini göstermeye başlamış.
70’li yıllarda meşakkatli bir iş olarak görülen arıcılık, şimdilerde kasabanın belli başlı gelir kaynaklarından birine dönüşmüş durumda. Mayıs ayı başlarında, karlar erir erimez rengârenk çiçeklerle kaplanmaya başlayan tepelerde dizi dizi kovan görmek olası. Yaz sona ererken bir bal festivali bile düzenleniyor kasaba yaylalarında.
Peynir, üretimi teşvik edilen bir diğer iş alanı. Yaz geldiğinde erkekler köydeki işlerle ilgilenirken, kadınlar peynir üretimi için yaylalara göçüyor.
Peynir üretiminin bu kadınlara görece bir ekonomik bağımsızlık getirdiğini söylemek olası. Hemen hepsinin evinde, şehir evlerinde mevcut olan beyaz eşyalar mevcut. Irmak veya çay kıyısında çamaşır yıkayan köylü kadınlarına rastlanmıyor bu köylerde. Hoş ırmak veya çaylar da eskisi gibi temiz görünmüyor ya…
Hayvan yemi ekimi alanında istenilen verime yaklaşılmış. Erzincan’ın ihtiyaç duyduğu yoncanın yarısı Refahiye’den sağlanıyor.
Çilek ekimi desteklenen bir diğer üretim alanı. Şahverdi köyünde 12 dönümlük arazi çilek üretimi için ayrılmış.
Verimi açısından yıllar alacak projeler bunlar. Neredeyse iki bin yıl öncesinden kalmış yöntemlerle sürüp giden ve buğday alanında 1’e 3 vermesinin kanıksandığı tarım işçiliği o denli kök salmış ki bu topraklarda, köklü bir değişimin bir çırpıda gerçekleşmesini beklemiyor kimse.
Kaynak: http://www.taraf.com.tr/makale/1319.htm

Dünya işte, harfleri zor seçiyor
Daha geniş bilgi için bakınız mezarlığa
Olmayana da versin bu canı Allah
Güneşe çıkalım müjde almaya.
Günler artık okunaklı değildir
Eli ağırdır meltemin bile,
Yükselir hergün yaşamanın çıtası
Üzülmek ne kelime!
Sesine güvenen kuş gibi ölüm
Konar, ömrümüzün dalına
Şiirin devamı var ama bu kadarı bize yeter.
Ben Erzincanlıyım. Erzincan'ın içinden. (Şehirli nüfus % 3'e düşmüş. Ne acı). Babam memur idi, dedelerim de memurmuş. Ana tarafından köylüyüz. Erzincan için "Etrafı dağlık, ortası bağlık" derler. Tam tarif budur. Etrafı başından kar eksik olmayan dağlarla çevrili, geniş, mümbit bir ova. Vişneyi bu yıl dik, gelecek yıl meyve verir.
Eski Erzincan ovanın ortasından geçen Fırat (Karasu) kenarına kurulu imiş.
Şimdilik bilinen 12 büyük deprem geçirmiş. 1939 depreminde 40 bine yakın kayıp olmuş. Şehri bu sebeple Fırat kenarından alıp kuzeye, dağ eteğine çekmişler. Bütün sokaklar birbirini doksan derece keser ve hepsi düzdür.
Bütün evler tek katlı ve bahçe içindedir. Bahçelerde yetişen ağaçlar şehri yemyeşil kılar; her aile meyvesini kendi bahçesinden temin eder. Evet, tarihi olmayan (1950'de kurulmuş) ama bu plan sebebi ile yeknesak da olsa eşi bulunmayan bir şehirdir (Sanayisi yok).
Eski Erzincan'dan artık iz kalmamıştır. Sadece iç kalenin yıkık kapısı, bir iki hamam kalıntısı, bir de Terzi Baba Mezarlığı. Terzi Baba (Hayyat Vehbi) bir mutasavvıf. Küçük, şirin, ahşap ve eski bir türbesi vardı. Çok severdim. Onu yenilemişler, mezarlığı elden geçirmişler, ağaçlar büyümüş, âdeta bir mesire yeri olmuş. Erzincan'ın ihtiyarları (Sadece Kanlıca'nın ihtiyarları yok ya) artık yeni şehirden birkaç kilometre aşağıda kalan bu mezarlığa sık sık gelir; girişteki tahta sıralara oturur yarenlik ederler.
Yün bereli, ak sakallı, çoğu hacı, nur yüzlü ihtiyarlar.
Önce kendilerinden evvel vefat eden arkadaşlarını anarlar. Kalaycı İbrahim, Bezzaz Selim, Alaftar Yaşar, Demirci Mehmet, Tapu Müdürü Zeki, Öğretmen Yaşar ve diğerleri.
Sonra romatizmadan, tansiyondan, hastalıklardan bahis açılır; birbirlerine ilaçlar, doktorlar tavsiye edilir.
Ardısıra oğuldan, uşaktan konuşulur. Gelinlerin kendilerine bakıp bakmadığı, geçim derdi falan işe karışır.
Mezarlık kuşları öter, güneş ihtiyar bedenleri ısıtır. Kulaklar az işitmeye, gözler puslu görmeye başlamıştır.
Ne gam. Onlar kendilerine ayrılan bu mekânda yarın dahi komşu olacaklardır.
Ölüm nedir ki?
Onlar için "âsude bir bahar ülkesi".
Bir de şeyi düşünüyorum. Hani bir süre önce Zincirlikuyu Mezarlığı girişine "Her nefis ölümü tadacaktır" ibaresi asılmıştı da, kıyamet kopmuştu.
Nasıl bir ülkede yaşıyoruz be yahu!
Kapı tıklayınca kimi:
ine-style: initial; outline-color: initial; font-weight: inherit; font-style: inherit; font-size: 13px; font-family: inherit; vertical-align: baseline; padding: 0px; border: 0px initial initial;">"Hoş geldi, safa geldi" diyor.
Kimi, kulaklarını tıkıyor.
Mustafa Kutlu tarafından yazılan bu makale, 13 Temmuz 2005 Çarşamba günü yayınlanan Yeni Şafak Gazetesindeki köşe yazısıdır.
{jcomments on}
Balık ve balıkçılık denildiğinde, ilk akla gelen Karadeniz'dir. Her nedense, Akdeniz, Marmara ya da Ege bile akla gelmezken, bütüğn balık satıcılarının Erzincanlı olması çok şaşırtıcı.
Ancak son 30 yılda gözle görünen ve bilinen se Karadeniz İnsanı iyi ve usta Balık avcısı ama iyi satıcı değil,işte bunda tüm hünerlerini ortaya koyup Denizlerimizden avlanan balıkları pazarlayan Erzincanlı Balıkçılar ortaya çıkmaktadır.
Halkla sürekli ilişkide olan Erzincanlı Balıkçılar aynı zamanda balık avlayanlar kategorisinde anılmaya başlamışlardır, durum böyle olunca bu kez denize de el atan Erzincanlılar yavaş yavaş filo sahibi ,Balık unu ve yemi yapan fabrikalara sahip olmaya başlamışlardır elbette bunlar güzel ve hoş şeylerdir,Dünya Kenti İstanbul Türkiye nin kalbi İstanbul da Et ve Balık Pazarını tekellerinde tutuyor Erzincanlılar...
Kaderin bir cilvesi midir bilinmez ama bu kara ikliminin insanları, belki de hemşehrilik olayı sayesinde bu işte uzmanlaşmışlardır. Sadece topraklarından geçen Fırat nehri balıklarını bilen Erzincanlılar, artık bütün balıkları ellerine almış durumdalar...
Erzincan'dan gelen birinin balıkçılık mesleğini öğrenmesi ve arından da hemşehrilerini toplaması, onların bu işte uzmanlaşmasını sağlamıştır...
Kaynak: Kadınrehberi
Su, var olduğu her yerde hayatı başka bir etkiliyor. Erzincan'ın Fırat Nehri'ne komşuluğu Erzincan'a nadide güzellikler bahşetmiş. Bayburt'ta da Çoruh aynı güzelliği Bayburt'a hediye etmiş. Çoruh Bayburt'un tam içinden akıp gidiyor. Nehir üzerindeki birkaç köprüde vatandaşlar su ile göz temasına girerek bütün yorgunluklarını ve streslerini atıyorlar.
Erzincan'dan sonra Fırat Nehri'ni önceleri kuzeyden sonra da güneyden takip ederek Kemah'a giden karayolu üzerinde ırmağı geçmek için yapılmış köprü arazinin öyle kör bir yerine inşa edilmiş ki, adeta kazaya davetiye çıkarıyor. Bu köprüyü görünce, zihnimde taşıdığım yollarımızın mühendislik hizmetlerinin kötü yapıldığı kanaatim maalesef biraz daha pekişti. Geçtiğimiz yıllarda bu köprüden askeri bir araç nehre uçarak 12 askerimizin şehit olmasına neden oldu. Askeriye köprünün başına şehit olan askerler için bir anıt yaptırmış. Biz de ziyaret edip Fatiha okuduk. Kemah yolu üzerinde yılda sadece 4 ay akan neredeyse orta ölçekli bir nehir büyüklüğünde ve arazinin 9 yerinden fışkıran "Soğuk Su"ya da uğradık. Dağların başlarındaki karların erimesinden kaynaklandığı çok açık olan bu ender doğa harikasının suyu da tam kar suyu tadında. Birer, ikişer bardak su içtik. Ali Haydar Bey içtiği bu kar suyundan hastalandı. Döndüğümüzde İbrahim Balcı "Fırat'ı kurutmuşsunuz" diyerek Fırat'tan tuttuğumuz tadımlık balıkları yemek ayrı bir lezzetti. Güzel insan Musa İncegüzel'in yöreye has usulle hazırladığı balıkların tadı bambaşka idi. Söz buraya gelmişken Ömer Başgöze ve babası saygıdeğerFaik Başgöze'nin misafirperverliğine teşekkür ediyorum.

Erzincan bu zamana kadar ziyaret ettiğim illerin en düzgünü ve şehircilik açısından en güzeli. Erzincanlılar sık aralıklarla yaşadıkları deprem felaketlerinden iyi ders almışlar. Yeni şehri bu dikkat içinde kurmuşlar. Hani geçenlerde İstanbul Valisi Muammer Güler de "İstanbul'u yıkıp yeniden yapacağız" demişti. Erzincan'ı görünce "Yıkıp yeniden yapmak" iyi sonuç veriyor olmalı. Allah korusun bir depremle yıkılmaksa hiç düşünmek istemediğim bir şey.
Naci Terzi, hem mutlu etti hem de üzdü
Orhan Bulut Bey saygın bir insan. Teşkilatında temin ettiği sevgi bizde büyük bir hayranlık uyandırdı. Orhan Bey Erzincan'da önemli bir iş adamı. Ayrıca Bulut Otel'in de işleticisi. Bizi kendi otelinde misafir etti. Erzincan'da pek çok özel ziyaretler de yaptık. Eski il başkanlarından Bekir Bey ve şehrin eşrafına kadar pek çok insanla tanışma imkanı ve onları dinleme fırsatı bulduk. Bu arada Erzincan eski milletvekillerinden Naci Terzi Beyin titiz ev sahipliği bizi mutlu etti. Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ne yazık ki, bu güzel insan Naci Terzi Bey bu dizinin yayına hazırlandığı günlerde elim bir trafik kazası geçirdi. Kendisi ve hanımı ağır yaralandı. Bu olay gazetemizdeki herkes gibi beni de derinden üzdü. Kendilerine acil şifalar diliyorum.
Erzincan'dan sonra biraz daha kuzeye doğru ilerledikçe Karadeniz havasına da girmeye başladık. Su, var olduğu her yerde hayatı başka bir etkiliyor. Erzincan'ın Fırat Nehri'ne komşuluğu Erzincan'a nadide güzellikler bahşetmiş. Bayburt'ta da Çoruh aynı güzelliği Bayburt'a hediye etmiş. Çoruh Bayburt'un tam içinden akıp gidiyor. Nehir üzerindeki birkaç köprüde vatandaşlar su ile göz temasına girerek yorgunluklarını ve streslerini atıyorlar. Bazı çocuklar da nehre girip serinliyorlar. İnsanoğluna Allah'ın en büyük nimetlerinden biri akarsulardır. Zira Cennet tasvirlerinde "Altından akan ırmaklar"dan bahsedilir. Irmak veya akarsu bu bakımdan gönülleri besleyen, kafaları temizleyen, her şeye hayat veren özelliğe sahip. Dere ıslahları yerel yönetimlerin en önemli faaliyet alanları içine girmiş durumda. Ama nasıl bir akıldır ki, kimse akarsu ile insanın temasını ve ilgisini kolaylaştıracak bir yöntem geliştirmemektedir. Hani şu "Okullar olmasa maarifi idare etmenin kolay olacağı" gibi yerel yönetimler derelerin üzerlerini kapatarak iyi bir hizmet yaptıklarını sanırlar. Ne kadar yazık...
Sultan Melik Gazi'nin türbesi mum yorgunu!
Kemah Fırat Nehri üzerinde kurulu küçücük bir ilçe. İlçenin girişinde, Fırat'ın kenarında bulunanSultan Melik Gazi Türbesi ile yanındaki zaviye bu toprakların her noktasında bulunan ecdadımızın mühürlerinden birisi. Hem burayı hem Erzincan'daki manevi şahsiyetleri ki, bunların başında Terzi Baba gelmektedir, ziyaret ettik. Melik Gazi Türbesi alevi vatandaşlarımız tarafından önemli bir ziyaret yeri olarak kabul ediliyor. Türbe beklentilerine cevap arayan insanların yaktıkları mumlarla adeta islenmiş. Türbenin ve zaviyenin her tarafı yanmış mumların akıntıları ve isi ile dolu. Hiçbir vatandaşımızı rencide etmek gibi bir kıyaslama yapmak istemem ama, bu dizi yazıda da anlattığım gibi pek çok manevi şahsiyeti ziyaret ettik. Buradaki uygulama pek uygun görünmüyor. İnsanlar bu tür yerleri ziyaretlerinden ne kadar sonuç alıyorlar bilemiyorum. Ancak taleplerini ister açıktan ister gönülden dile getirmelerine bir şey diyemem. Fakat bu taleplerini bizim kültürümüzün motifleri ile yapmaları daha güzel olur diye düşünüyorum.
http://www.milligazete.com.tr/haber/firatla-hayat-bulan-sehir-erzincan-140927.htm
HAYATIM ROMAN
Ünal Bolat
Araca biner binmez şoförüm, kaza geçirdiğini söyledi. Öğrendim ki Ömer Hocam çoktan kanatlanıp sekiz uçmağa uçmuş. Erzincan’a geldiğim 2007 yılında ilk tanıştığım kişilerden birisiydin Hocam. Seni çok tavsiye etmişlerdi:
“Ahmet Çimen ve senin gibi düşünen birisi daha var” demişlerdi Erzincan’da: “Kızılay Şube Başkanı Ömer Parmaksızoğlu...”
Tanıştıranlardan Allah razı olsun. Tanışmış ve çok memnun olmuştum. Bugün cenazende imam soruyordu:
-Merhumu nasıl bilirsiniz?
- Şehadet ederim ki Ömer Hocam, tanıdığım insanlar içinde en iyilerden birisidir.
Ah Hocam... Hani bir ev yanmıştı bir gün eşyalarla beraber. Çok büyük bir yangındı. Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tabiriyle “Garip gureba, fakir fukara” idi. Sana gelmiştim. Daha cümlem bitmeden “Aksu Çarşı’dan Ömer Aksu’ya gidelim. Oraya olan 1000 TL’ye yakın borcunu sildiririz” demiştin.
Gerçekten de öyle olmuştu. Benim gibi, senin iyiliğine manevi âlemde şahitlik yapacak aracınla gitmiştik. İnanıyorum ki aracının her bir parçası, oturduğun o koltuk hepsi “Ben Ömer Hoca’mın ömrünü nasıl iyi işlerde harcadığına şahitlik yaparım” diyecekler.
Ömer Aksu Bey, sen de şahitsin değil mi? Beraber gelmiştik Ömer Hocamla bir yangını söndürmek için. Hiç kırmamıştın bizi. Belki o zamanlar benim de bir hissem olacağını düşünmüştüm bu borç silme işinde. Oysa bugün cenazede gördüğüm binlerce insanın oraya koşup gelmesinden anladım ki ben orada sadece bir gölge imişim. Gerçekte işi çözen Ömer Hocam imiş.
Bir gün bir ailenin sıkıntısını aktarmak için Kızılay Hastanesindeki mütevazı odana gelmiştim. Hemen bir bakkalın adresini vermiş ve “Gidip oradan günlük nafakalarını alsınlar. Parasını düşünmesinler” demiştin. Ne dualar almıştın. Ne dualar alıyordun. Halen ne dualar almaktasın.
Emniyet Müdürüm Dr. Ahmet Çimen ve seninle beraber geçirdiğimiz zamanlarda çok güzel konular görüşmüştük. Çok zevkli sohbetler yapmıştık. Erzincan halkı için çok şeyleri sonuca bağlamıştık. O da “Önce İnsan” derdi hep. Erzincan Emniyet Müdürlüğü’nün, Erzincan halkı için düşündüğü en büyük projeyi bütün kalbinle desteklemiştin.
Sana bir sürpriz yapacaktım bilmiyorum hissediyor muydun? Bir Ramazan Bayramında hasta olduğun günlerde, Emniyet Müdürüm Sayın Dr. Ahmet Çimen’le seni evinde ziyareti planlamıştım. Hani, ortak yürüttüğümüz bir projemiz vardı ya. Yardım edilen ve edilecek aileler üzerinde ortak çalışıyorduk. Senin aracılığınla fakirlik ızdırabından bir nebze de olsa kurtardığın insanları getirecektim sana.
Eğer onların hepsi gelebilseydi bugün cenazene katılan binlerle insandan daha az olmazlardı. Onlar senin hem bu dünyada hem de öbür âlemde şahitlerindi.
En son 5 gün önce konuşmuştuk. Gülhane Askerî Hastanesinde istirahatte iken? Bir an önce gelip hizmetlerine devam etmek istediğini söylüyordun. Ciğerinin yarım kilosunu bu insanların ızdırabını yudumlarken kaybetmiştin.
Hep “Buna da şükür, bu da geçer, verene şükürler olsun” diyordun. Allah’ım bu ne tevekküldü? Bu ne teslimiyetti?
Bugün Terzibaba Mezarlığında gözlerim seni aradı. Orada bulunan şaşkın kalabalığın içinde seni göremedim. Sonradan fark ettim ki sen onların içinde en öndeydin. O kalabalığa ders veriyordun. İnsanlık dersi, şefkat dersi, yardım dersi, insan sevgisi dersi. O dersi Erzincan’a geldiğim ilk günden beri alıyordum senden. Son gün de aldım. Erzincanlıların başı sağ olsun.
Nuri Ateş-Erzincan Emn. Md. Yrd
3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Erzurum Cumhuriyet Savcısı'na ifade vermeyi reddetmiş. Gazetelerde yer alan haberler, Orgeneral'in Savcı Osman Şanal'ın karargâha, yani ayağına gelerek ifade almasına da izin vermediği yönünde.
Önce cumhuriyet savcısının neden ifade almak istediğini hatırlayalım: Savcı, MİT ve Jandarma'nın da içinde yer aldığı silahlı bir komplo iddiasını soruşturuyor. Erzincan'da, cumhuriyet başsavcısının da rol aldığı bir tezgâhla, Jandarma ve MİT'in organizasyonu ile dinî cemaatler hakkında sahte deliller oluşturularak ve sahte tanıklara dayanarak suç ihdas edildiği iddia ediliyor. Bu iddia, "ıslak imza"sını tartıştığımız "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"nın Erzincan'da fiilen uygulandığı anlamına geliyor. Senaryo şöyle: Dinî cemaatlerin terör örgütü kapsamına alınması için silahlı komplolar hazırlanıyor. Komplo ortaya çıkınca da, Çatalarmut Barajı'nda bulunan (bu komplo için temin edilen) silah ve mühimmatın Erzincan Polisi'ne ait olduğu yönünde ifade vermeleri için bazı kişilere teklifte bulunulduğu ve baskı yapıldığı ortaya çıkıyor. Durumun vahameti, bu soruşturma kapsamında hâlâ tutuklu olanlardan belli. Erzincan Jandarma İstihbarat şube müdürü dahil olmak üzere biri binbaşı iki subay ve bir astsubay ve Erzincan MİT şube müdürü ve iki personeli bu soruşturma kapsamında cezaevinde bulunuyor. Temel iddia ise bu komplonun 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk, Erzincan cumhuriyet başsavcısı ve il jandarma alay komutanının birlikte hazırladığı istikametinde.
Bir tarafta, Genelkurmay Karargâhı'nda hazırlandığı iddiasıyla hâlâ ortada duran ıslak imzalı "İrtica ile Mücadele Eylem Planı", öbür tarafta bu planın Erzincan'da ordu komutanının da dahil olduğu bir komplo marifetiyle uygulandığı iddiası. Planı da, uygulaması da önümüzde duruyor. Ciddi, vahim, facia... Hangi kelimeyi tercih edersiniz ve ne düşünürsünüz? Bu iddiaların soruşturulduğu bir ülkede yaşamak size nasıl bir duygu yüklüyor?
Hepsi bir kenara, bu iddialarla suçlanan ordu komutanı, cumhuriyet savcısına ifade vermeyi reddediyor. Şimdi, vatanını milletini seven herkesin, en başta bu ülkeye sadakat yemini etmiş subayların şu sorulara cevap vermesini istiyorum.
Bu kadar vahim iddialarla suçlanan bir generalin ifadesinin alınamadığı bir ülkede hukuku işletebilir misiniz? Üzerinde üniforma, elinde silah olanlara hukukun işlemediği bir ülkede bütün vatandaşlarınıza en başta yaşama hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri için hukuk güvencesi verebilir misiniz? Hukuk güvencesi veremediğiniz vatandaşlarınızdan, devletin ülkesi ve vatanıyla bölünmez bütünlüğünü kime karşı korumasını bekleyebilirsiniz? Generallerin komplo hazırladığı iddialarının soruşturulamadığı bir ülkede, 15 milyon Kürt vatandaşınıza dönüp onlardan bu devletin çatısı altında neye güvenmelerini talep edebilirsiniz? Başında bulunduğu ordu ile kendisine hukuk karşısında dokunulmazlık sağladığını düşünen bir generalin görev yapabildiği bir ülkede, hangi yüzle "çağdaş uygarlık düzeyi" idealinden bahsedebilirsiniz? Silah hukuktan üstün ise aklın ve bilimin önderliğine, kimi, nasıl inandırabilirsiniz?
Manzara aslında şöyle: Elindeki silahı gayri meşru işlerde kullanan kamu görevlisine, hukukun emrindeki silah doğrultuluyor. Parmağınız tetikte söyleyebileceğiniz tek şey var: "Elindeki silahı bırak!". Şayet ordusunun başındaki generali, yargının huzuruna getiremiyorsanız, ordusunun başından alır ve "emekli general" sıfatıyla getirirsiniz. Diğerlerini getirdiğiniz gibi. Eğer bunu yapmazsanız veya yapamazsanız ordusuyla hukuka savaş açmış generallerin görev yaptığı ülkenizi orman kanunlarına teslim etmiş olursunuz.
"Erzincan komplosu" Türkiye'nin içinden geçtiği karanlık labirenti aydınlatacak kadar önemli. Hukuk adına tereddüt yaşayanlar için tutacakları sağlam bir kulp.
Kaynak:Zaman
H. İbrahim Özdemir, Gazeteci-Yazar
Erzincan, üzerinde bulunduğu iki ayrı deprem kuşağı sebebiyle sık sık depremlerle karşı karşıya kalan bir şehir. Bu sebepledir ki, Erzincan il merkezinde tarihi yapılara pek rastlanmaz. Erzincan'ın mevcut en eski eserlerinden birisi Çadırcı hamamıdır ki, Kültür Bakanlığı tarafından korunmaya alınmış restorasyon çalışmaları hedeflenmiş bir yapıdır. Bir diğer yapı ise Erzincan kalesinin kapı kısmının bulunduğu taş yapıdır. Bu bahsettiğimiz iki binanın dışında halen ayakta olan üçüncü bir yapı vardır ki, bunu Erzincanlılar olarak pek bildiğimiz söylenemez.
Bu ise Erzincan-Refahiye arasında bulunan Karayolunun Çardaklı Deresi mevkiinde bulunan ve "Yer Han " adı ile bilinen handır. Son yıllarda Yer Han'ın da yıkılmak üzere olduğu düşünülürse Erzincan'da 1939 öncesine ait yapı yok denebilir. TCDD'ye ait istasyon binası ve 3. Ordu Karargahının bulunduğu Hamidiye Kışlası da Deprem öncesine ait yapılar ise de, bu binalar değişik zamanlarda onarımlar görmüş ve değişikliklere uğramıştır.
Erzincan'ın çok eski tarihi olmasına karşılık tarihi dokularının olmaması, depremlerle şehrin sık sık yer değiştirmesi sebebiyle Erzincan ilini modern ancak köksüz bir şehir görüntüsüne sokmaktadır. Oysa tarihine bakıldığı aman Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biri olduğu görülmektedir. Bu ise şehrimiz adına büyük bir eksiklik gibi görünmektedir.
Atatürk Üniversitesinde görevli Hemşerimiz Doç. Dr. Mehmet Törenek'in vaktiyle göndermiş bulunduğu bir doküman yazılı materyallerin şehirlerin tarihinde ne kadar ehemmiyeti bulunduğunu en kestirme yoldan öğretmişti. "Aşçı Dedenin Hatıraları" ismini taşıyan kitapta bin sekizyüzlü yılların Erzincan'ı anlatılmaktaydı. Hamidiye kışlasındaki yemekhanede aşçı olarak görev yapan Aşçı Dede, o günü günümüze taşıyacak önemli bilgiler vermektedir. Seyyahların seyahatnameleri, Matrakçı Nasuh'un Erzincan Minyatürü gibi yazılı dokümanlar Erzincan'ın geçmişini bu güne taşıyan önemli belgelerdir.
Son yıllarda yayınlanmış bulunan Emekli Orgeneral İsmail Hakkı Akansel tarafından kaleme alman iki kitaptan söz etmek istiyorum. İki ciltlik kitabın birincisi " Kaybolan şehir eski Erzincan'dan fotoğraflarla anılar" ismini taşımaktadır. Kitapta İmparatorluk dönemi Erzincan'ına ait çeşitli fotoğrafların ile 1939 depremi öncesine ait şehir fotoğraflarının yer alması geçmişten bizlere önemli ip uçları vermektedir.
Serinin ikinci kitabı ise "Eski Erzincan'da tarihi kışla ve askeri yapılar" ismini taşımakta ve eski Erzincan'daki tarihi kışla ve askeri yapılarla ilgili olarak önemli bilgi ler ve fotoğraflar yer almaktadır. Emekli Orgeneral Sayın İsmail Hakkı Akansel'in bir Erzincan sevdalısı olduğunu sanırım bilmeyen yoktur. Onun çalışmaları neticesinde ortaya çıkan bu iki kitaptan birincisinin ne yazık ki bugün mevcudu kalmamıştır. İkinci kitap ise tükenmek üzeredir. Bu kitapların Erzincan Kültür hayatına geleceğine katkısı yadsımayacak kadar büyüktür. Bu konuda Eski Erzincan Valisi Merhum Recep Yazıcıoğlu'nun katkılarını da unutmak mümkün değildir.
Son yıllarda gelişen kitle iletişim araçlarına paralel olarak artan haberleşme imkânları Televizyonlar İnternet ve diğer iletişim araçlarına rağmen kalıcı olan şey yazıdır. Bu açıdan da basılı yayıncılığın ehemmiyeti hala çok büyüktür. Televizyonda yayınlanan bir dizi ne kadar güzel olursa olsun tozlu raflarda kasetler arasında çok az sayıda kişi ile sınırlı olmak üzere kaybolup gidebilmektedir. Yahut İnternet ortamındaki çok önemli bilgiler bilgisayarların çökmesi veya çökertilmesi ile yok olup gidebilmektedir. Oysa kitap daha kalıcıdır ve okunması birer belge olarak saklanması gerekmektedir. Bu açıdan bu tür yayınların bilgi ve belgelerin titizlikle saklanması, araştırılması gerektiğinde ilgili kişi ve kurumlarla paylaşılması şehrimizin geleceği adına önemli bir katkıdır.
Erzincan Dernekleri Federasyonu Dergisi

Cihan Aktaş
“Kadınlar Birbirini Dinler mi?” konulu Frankfurt panelinde sunumum, duyarak dinlemenin öğrenilebileceği teması üzerine kuruluydu. Ortak konularda kadınlar bazen yarım kulakla bazen de can kulağıyla dinler, karşısındakini. Bu konuda iyi niyet taşısalar da, birbirlerini içtenlikle ve dalgınlaşmadan ya da tamamen anlatılandan farklı bir soruyla araya girmeden dinlemeleri nadiren mümkün olmaktadır.
Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Sosyal (genetik) zayıflığın yol açtığı dikkat eksikliği.
2- Herkeste mevcut anlatma ihtiyacı yüzünden oluşan laf kalabalığı içinde seslerin kaybolması.
3- Dikkat dağınıklığı ya da kendi sesi veya kendisininkini andıran sesler dışındaki seslere kapalı olacak kadar dertli ya da kendine dönük olmak...
4- Meraksızlık ya da kinisizm.
Kadınlar, yakınlarındaki erkeklere hayatlarıyla ilgili ayrıntıları anlatmak isterler. Aşk konusunda yaşanan hayal kırıklıkları, eşler arasındaki iletişimsizlik, komşuların anlayışsızlığı, çocukların talepleri, hayatını köktenci bir şekilde değiştiremeyeceğine duyulan inanç ve sağlık sorunları... Erkek ilgisiz kalınca, umutsuzca sürdürülen konuşma “dırdır”a dönüşür, öyle adlandırılır. Vıdıvıdıvıdıvıdı.
Geçen yaz sonunda Türkiye’de bir medya ünlüsü (Erman Toroğlu) kadınları ağaçkakanlara benzetiyordu. Yine aynı ses: Vıdıvıdıvıdıvıdı. Ana haberlerde de aynı konu tartışılıyor, bir muhabir caddelerde sokaklarda erkeklere ve kadınlara şu soruyu soruyordu: “Kadınlar ağaçkakanlara benzer mi? Çeneleriyle erkeklerin beynini yemekte midir kadınlar sahiden de...”
Kadınlarla ilgili oluşturulmuş bu yargı, onların dinlemeyi öğrenmesi konusunda en büyük engeldir belki de...
Ve fakat, dinlemek öğrenilebilir bir yetenektir. İnsan olma yolunda ileri bir aşamadır. Toplumsal adaletsizlikler ve haksızlıklar karşısında sorgulamaya açılan kadınların birbirlerinin sesini daha iyi duymaya başladığını gösteren bir örnekti, Nil Mutluer’in sözünü ettiği, www.birbirimizesahipcikiyoruz.com iletişim ağı. İnternet, sonuçta sanal dünya. Yine de Türkiye’de, farklı sesleri bastırarak terbiye etmeye dönük jakoben kadın dernekçi tavrının dışında gelişen, demokratik ilişki ve iletişimlere açık aktivist kadınların varlığına dair bir gösterge, bu site.
İktidar alanı oluşturmaya uygun olmayan ortamlarda ya da bir ütopyanın kişileri aynı hissiyatla birbirine bağladığı, eşitlediği iklimlerde kadınlar birbirlerini daha bir can kulağıyla dinlerler.
Örnek: 70’lerde ve 80’lerde İstanbul’da dindar genç kadınlarca evlerde gerçekleştirilen, giderek kamusal mekânlara kaydırılan kitap okuma ve yorumlama toplantıları. Bu okumalar, okunan genellikle kaynak nitelikteki eserle ilgili kişisel yorumları da içerirdi.
Örnek: Geçen yaz Erzincan’ın bir yaylasında tanıştığım kadınlar. Gündelik işlerine ayırdıkları vakit çok sınırlıydı. Onun ötesinde kalan vakitlerini, konuşarak, iç dökerek, geçmişi hatırlayarak, küçük oyunlar kurarak geçiriyorlardı.
İdeolojik yargıların, kadınların birbirini dinlemesini engellediği söylenebilir. Nevval el-Saadavi böyle bir engellenmeyi yaşamıştı. 1985’in temmuz ayında BM Uluslararası Kadınlar Konferansı için Nairobi’de bir konuşma yapmaya hazırlanırken, yanına yaklaşan bir kadın, “Lütfen konuşmanda Filistin meselesinden söz etme,” der Saadavi’ye. “Siyasi bir konferans değil bu, bir kadınlar konferansı.” Saadavi’yi uyaran bu kadın, 1960’ların Amerikalı feminist öncülerinden Betty Friedan’dır. Saadavi şöyle yazıyor: “Kadınların sorunlarının siyasi sorunlardan yalıtılmasının mümkün olmadığına inandığım için, Friedan’ın uyarısını önemsemedim.”
Siyasal nitelikli önyargıların anlatılanı dinlemede bir engel oluşturacağını, salondan bana yönelen sorular kanalıyla bir kez daha yaşadım. Yaşını başını almış Türkiyeli bir kadın, benim Toroğlu’nu eleştirmek için aktardığım ‘vıdıvıdıvıdı’ şeklindeki sesle ilgili iddiayı desteklediğim, ayrıca, kadınlardaki dinleme konusundaki isteksizliği etkilediğini düşündüğüm “genetik sosyal zayıflık”ı da yapısal bir özellik olarak öne sürdüğüm kanısındaydı... Bir Alman kadın izleyiciye göre ise başımdaki örtü nedeniyle, bu vıdıvıdıvıdı şeklindeki sese kaynak olan erkekegemen kültürü destekliyor olmalıydım.
Her iki kadın izleyici de beni değil, zihinlerinde birikmiş başörtülü kadınlara ilişkin imgelerin dağınık seslerine kulak veriyorlardı. Aksi takdirde, ironiyle atıfta bulunduğum Toroğlu’nun kadınları ağaçkakana benzeten sözlerini desteklediğim geçmeyecekti akıllarından.

TCDD Genel Müdürü
Erzincanımız birçok kentimizin sahip olmadığı potansiyeli ile şanslı kentlerimizden birisidir. Çünkü, Erzincan binlerce yıllık tarihi ile turizm, her türlü ürünün yetiştirilmesine imkan veren zengin topraklarıyla tarım ve diğer zenginlikleriyle hayvancılık, madencilik, sanayi ve ticaretin geliştirilmesine imkanı olan bir kentimizdir. Ayrıca, okuma yazma oranı % 96 düzeyindedir.
İlimiz, birinci derecede kalkınmada öncelikli iller kapsamında genel teşvik tedbirlerinden faydalanmaktadır. Hepsinden önemlisi Erzincanlılar bu potansiyeli harekete geçirmek için gerekli olan inanca, heyecana, birlik ve beraberliğe sahiptir. Dolayısıyla, kentimizi her yönden kalkındırmak için zenginliklerimizi nasıl harekete geçireceğimiz, nasıl değerlendireceğimiz önem kazanmaktadır. Bu bakımdan tüm Erzincanlılar günü birlik değil, belirli bir vizyon ve misyon içerisinde hareket etmek zorundadır. Çünkü, küreselleşen yeni dünya koşulları, Avrupa Birliği'ne uyum süreci dikkate alındığında en küçük çiftçisinden, mühendisine, belediye başka-nına, yöneticisine, siyaset adamına kadar herkesin görevini en iyi şekilde yapmasını, bu koşulların gerektirdiği bilgi ve donanıma sahip olmasını, dünyanın değiştiği gerçeğini idrak etmesini zorunlu kılıyor. Aksi halde, Erzincan'ın dolayısıyla ülkemizin dünya ile rekabet edebilmesi mümkün değildir.
Şu noktanın altını özellikle çizmekte yarar görüyorum Benim gibi Erzincan'ın toprağında yetiş-miş, ekmeği ile büyümüş ve yuvadan uçarak başka kentlere gitmiş
olanların da yürekleri Erzincanla birliktedir. Erzincan'ın sorunlarını hep birlikte doğru tespit ederek, doğru çözümler üretmeliyiz. Hepsinden önemlisi birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmeliyiz. Hepimizin ayrı ayrı yönlere gidersek hiçbir yere ulaşamayız. Sonuç itibariyle, Erzincan'ın kalkınması ülkemizin kalkmamasıdır. Ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel olarak kalkınması, çocuklarımızın, torunlarımızın daha iyi şartlarda, barış ve kardeşlik içerisinde yaşaması demektir.
Erzincan'ı hiç unutmadık, unutmamız da mümkün değildir. Bizler elimizden ne geliyorsa Er-zincan ve Erzincanlılar için canla başla yapmaya her zaman hazırız. Bundan da büyük bir mutluluk ve gurur duyuyoruz.,
Erzincan Dernekleri Federasyonu Dergisi
{jcomments on}

Önce özür dileyeyim, bu yazının aslında dün çıkması gerekiyordu ama dün burada tam sayfa ilan vardı, mecburen bugüne kaldı.
Sonra, Erzincan-Erzurum hattından Ankara’ya yüksek gerilim konusuna geri dönelim.
Önceki gün, konuyu artık takip edemeyecek kadar karışık bulanlar için kaba bir özet vermeye çalışmıştım, bugün casus romanlarını andırır ilginçlikte bazı olayları aktarmak istiyorum.
***
Bir an için hayal edin: Siz görevi istihbarat toplamak olan bir kişi veya kurumsunuz. Birisi ısrarla kapınızı çalıyor, size cemaat yapılanmalarıyla ilgili bilgi vermek istiyor.
Siz bu işte yeterince tecrübelisiniz, o yüzden bu ihbarcıya şüpheyle yaklaşıyorsunuz. Bir görüşme yapıyorsunuz, bakıyorsunuz ki muhbirin anlattıkları o kadar da ilginç şeyler değil.
Ama şüpheleniyorsunuz, acaba bu muhbir bana ve kurumuma tuzak kurmak amacıyla mı gönderildi, diye düşünüyorsunuz. Bu düşüncenizi çalışma arkadaşlarınız da paylaşıyor, kurumunuz da. Ve bir karar alıyorsunuz: Bu muhbir bize tuzak amacıyla gönderilmiş olabilir, ona dikkat edelim, özel muamele yapıp bize kimin tuzak kurduğunu bulmaya çalışalım.
***
Bir başkası var, istihbarat işinde sizin kadar tecrübeli olmayan, bu çeşit tuzak ihtimallerini hiç göz önüne almayan.
Aynı muhbir ona da gidiyor. Ona da, cemaat yapılanmasıyla ilgili bilgi vereceğini söylüyor ve o bu muhbirin üstüne atlıyor, bilgi almaya çalışıyor. Bilgi değerli olmasa da muhbiri aktif haber elemanı gibi çalıştırmaya, o cemaatin içinden belli görevlerle haber alması için görevlendirmeye başlıyor.
***
Derken günün birinde muhbir gidiyor Cumhuriyet savcısına mektup yazıyor ve ilişki içinde bulunduğu iki istihbarat kurumunun ve kişisinin kendisini cemaate karşı komploya zorladığını, bu amaçla kendisine patlayıcılar vermeyi teklif ettiklerini söylüyor.
Savcı da bu muhbirin ifadesini alıyor, bakıyor iddialar ciddi. Bunun üzerine hem o size göre daha tedbirsiz olan istihbaratçıyı hem de ‘Bu bir komplo olabilir’ diye tetikte duran sizi tutuklayıp hapse atıyor.
***
Aslında Erzurum-Erzincan eksenindeki olaylar aynen burada anlattığım gibi cereyan etti. Ben, gerçek kişilerin gerçek anlatımlarını, o anlatımların özüne sadık kalarak burada yazmaya çalıştım.
Esas olarak o anlatımlar da, iki gün üst üste Radikal’de Mesut Hasan Benli’nin Erzurum’da cezaevinde tutuklu jandarma ve MİT görevlileriyle konuşan CHP milletvekili Ahmet Ersin’den naklen yazdığı haberlerde yer aldı, yani aleni hikâyeler artık.
Savcının elinde iki tane olduğu bilinen gizli tanıkların ifadelerinden ve yine o gizli tanıklardan biri tarafından bir gölette bulunan mühimmat ile diğer malzemeden başka bir kanıt var mı, bilmiyoruz.
Ancak, savcının temel iddiasının Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Şubesi’nde çalışan Albay Dursun Çiçek tarafından yazıldığı ileri sürülen (ıslak imzalı kopyasını Albay Çiçek’in imzaladığı Adli Tıp raporuyla kesinleşti) ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı Erzincan’da hayata geçirmek olduğunu hatırlayalım.
Hatırlayalım ama bu planın 2009 Haziran ayında Taraf gazetesinde yayımlanarak aleniyet kazandığını da unutmayalım. Aleniyet kazanan, dolayısıyla içerdiği komplo önerileri sebebiyle kullanılma şansı çok azalan bu planın, bu aleniyetten aylar sonra uygulanmaya konup konmadığını tartışıyoruz aslında Erzurum’daki Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcısı’nın halen süren soruşturmasında.
Bakalım başka neler olacak bu soruşturma kapsamında...
Kaynak: Radikal Gazetesi







![]() | Bugün | 786 |
![]() | Dün | 1348 |
![]() | Bu hafta | 8634 |
![]() | Bu ay | 22135 |
![]() | Tümü | 624527 |


















































